CENNETTE BAŞLAYAN YOLCULUK


( HOŞ GELDİNİZ )

Profil

Ana Sayfa
Profilim
Arşivlerim
Fotoğraf Albümüm

Kategoriler


Son Eklenenler

İnsan Tanrısına ölünce değil,onu düşününce ulaşır.
KURAN'DA DİNİNDE NAMAZ
BEN KİMİM ?
AKLIN KULLANILMASI
AKIL ALLAHIN EN BÜYÜK NİMETİDİR.
KURAN DİNİ



İnsan Tanrısına ölünce değil,onu düşününce ulaşır.

20:58, 27/5/2007 .. yok yorumlar .. <%TrackbackCount%> link .. Link

  DÜŞÜNEN İNSAN, KAZANAN İNSANDIR.



KURAN'DA DİNİNDE NAMAZ

17:50, 1/5/2007 .. 1 yorumlar .. Link

       Kuran'daki namazın anlaşılması Kuran'a dayalı İslamiyet açısından büyük bir öneme

 sahiptir. Bunun sebebi mezhepçi zihniyetin; "Sırf Kuran’dan dini anlarsak, namazı nasıl kılacağız? Namazı sırf Kuran’a bakarak kılamayız. Demek ki Kuran dışı kaynaklar lazım..." şeklindeki izahlarıdır. Mezhepçilerin bu soruyu soruş tarzı bile dini anlamadıklarının delilidir. Yapılması gereken, dini anlamadaki metodu belirlemek ve dini ona göre anlamak ve uygulamaktır.

       Dinin kaynağı belli olduktan sonra metot; dinin kaynağını önümüze alıp namazı, orucu, ahlakı ve din adına her şeyi bu kaynaktan anlamamızdır. Yani namaz da dinin kaynağından anlaşılacaktır. Dinin kaynağı, kafadaki namaz fikrine göre belirlenmeyecektir. Kuran ile namaz adına bilinenler arasında fark varsa, çözüm dinin kaynağını değiştirmek değil, namaz adına bildiklerimizi düzeltmektir. Dinin tek kaynağı olan Kuran'ı elimize aldığımızda, Kuran'ın namaz adına gerekli tüm bilgileri içerdiğini görürüz. Kuran'da en detaylı şekilde anlatılan ibadet namazdır. Fakat bu, günümüzde namaz adına anlatılan her detayın Kuran'da geçtiği manasına gelmez. Mezheplerin teferruatlaştırıcı zihniyeti her konuya olduğu gibi namaza da elini atmış ve Kuran'da, yani dinde, olmayan teferruatlar namaza eklenmiştir. Eski zamanlarda sanayi,işletme,endüstri,fabrika gibi değişik ağır iş sektörleri olmamasından insanların günlük çalışmaları az ama boş zamanları fazlaydı. İnsanlar bu boşluklarını ibadet,zikir ve inançlarının gereklerini yerine getirmekle harcıyordu.

       Ancak günümüzde ağırlaşan hayat şartları,iş ve aile yükümlülükleri, geçimin son derece güçleşmesi,sabah erkenden işe gidip gece dönme,hastalıklar, boş zamanın daralması gibi etkenler göz önüne alındığından kişilerin ibadete ayıracakları zaman iyice kısıtlanmış ve hatta bazen sıfır düzeye inmiştir. Ancak şu anlaşılmasın: Allah’ a ayıracak zamanım yok. Bu asla kabul edilebilir bir bahane olamaz. Allah kalbinde ibadet niyeti olanların ufkunu genişletir zamanını bollaştırır. Bizim kastettiğimiz zaman darlığı insanların iradeleri dışındaki zamansızlıktır.

       Kuran'da geçmeyen hususların belli bir şekilde yapılması yanlıştır, bunlar yapılırsa namaz olmaz diye anlamamalıyız. Örneğin ileride göreceğimiz gibi namazda illaki Fatiha Suresi'ni okumak farz değildir. Fakat Kuran'ın ilk suresi olan Fatiha'yı, Kuran'ın bu bölümünü, namazda okumak tabi ki güzeldir. Yani namazda şunu yapmak farz değildir diye belirtmek, o hususa karşı olmak değildir. Sadece Kuran'da geçmeyen bir mecburiyetin farzlaştırılması yanlıştır. Yukarıdaki örneğimizi düşünürsek yanlış, Fatiha Suresi'ni okumak değil, Fatiha Suresi'nin her ayağa kalkışta okunmasının farz olduğunu söylemektir. Kitabımızın bu bölümünü ve diğer bölümlerini okurken lütfen "Bu husus Kuran'ın anlattığı namazda yoktur." diye söylediğimiz hususlarda bu inceliğe dikkat edin. Kuran’da geçen namaz, hazırlık aşaması olan abdest ve boy abdestinden (gusül) başlayarak sırasıyla anlatılacaktır.



BEN KİMİM ?

14:53, 26/4/2007 .. 2 yorumlar .. Link

       Önce size az da olsa kendimi tanıtmak istiyorum. Ben 11.12.1977 yılından Balıkesir' in Bandırma ilçesinden dünyaya geldim. Babam Almanya' da işçi olarak çalışıyordu. Ben 4 yaşındayken bir erkek kardeşim dünyaya geldi. 14 Temmuz 1981' de babamın Almanya'dan izine geldiği bir gün ailecek geziye gitmiştik. Babamın kullandığı otomobil  İnegöl yolunda yere atılmış bir şişenin aracın tekerleğini patlatmasıyla yoldan çıktı ve karşı yönden gelen bir tırın altına girdi. Feci kazada benim dışımda herkes vefat etti. Annem ve babam ön koltukta, kardeşimse annemin kucağındaydı. Aracın ön camından fırlayan kardeşim ve babam, yoldan geçen diğer araçların da çarpması sonucu hayata veda etti. Ben kaza sırasında arka koltukta oturuyordum. Koltuğun arkasında olmam yüzünden kazadan sadece birkaç kırıkla kurtuldum. Ancak ailem gittiğimiz gezide yok olmuşlardı. Ve hayatım tamamen büyük bir değişikliğe uğramış, bundan sonraki yaşamımı büyük bir sıkıntı ve zorlukla geçirmeye başlamıştım.
       Bu fezi kazanın ardından akrabalarım bana bakamıyacakları bahanesiyle beni İstanbul' da bir aileye evlatlık verdiler. Okula başladığım senelerde evlatlık olduğumu ve gerçek ailemin kazada öldüğünü anlayınca bir daha eve dönmedim. Mahallemizde sokaklarda sakız ve bilet satarak yaşayan, ben yaşlardaki Ömer isimli çocuğun peşine takılarak  dışarıda yaşamaya başlamıştım. Ancak bir gün Beykoz'da polis  bizi toplayınca evlatlık verildiğim aileye geri götürdüler. Aile, beni istemediğini söyleyince polis aynı gece Bursa Çocuk İslah evine götürdü. Artık yeni evim ve yuvam orasıydı. Bulunduğum yerde hemen hemen herkesin annesi ve babası yok yada aileleri tarafından aranmıyordu. 12 yaşıma kadar orda daha sonra Kocaeli Çocuk Esirgeme Kurumunda kaldım. Orta okula başladığımda çocuk yuvasındaki bakıcılardan birisinin benimle yakından ilgilenmesi sonucu onun yanına yeniden evlatlık gitmeme sebep olmuştu. Hatice adındaki  bu kadın kocasını genç  yaşta kaybetmiş bir kızı olan  çok iyi bir insandı.  Zeliha adında benden bir yaş küçük kızı  vardı. Günlerimin çoğunu onunla oynayarak geçiriyordum.
      Aradan uzun yılları geçince ben geçmişimde yaşadığım üzüntülü günleri kafama takmış ve sonunda  yanıma Zeliha'yı da alarak bu evden kaçmıştım. Bindiğimiz otobüste Zelihanın ağlaması nedeniyle şoförün sorduğu sorular karşısında olup biteni anlatması çok geçmeden beni ve Zeliha' yı polise yakalatmıştı. Zeliha annesinin yanına geri döndü, beni ise polis Balıkesir Islah evinde yerleştirdi. 18 yaşıma girdiğimde burdan da yaşım reşit olması nedeniyle ayrıldım. Gidecek yerim olmadığı için Bandırma' ya geri döndüm. Ancak doğduğum yerin Bandırma olduğunu ve ailemin eskiden  burda yaşadığını bilmiyordum. Liseyi bitirmiştim. Devlet yurdunda parasız olarak kalıyordum. Arkadaşlarımdan birisinin ailesinin bir hafta sonu beni yemeğe davet etmesi tüm hayatımı tamamen kabusa çevirmiş ve yaşanmaz hale getirmişti. Hayatın zorluğuyla 4 yaşında tanışmış olmam yetmezmiş gibi katıldığım bu yemekte tüm hayatım  daha  evden ayrılmadan değişmişti.
        Arkadaşımın annesi benim vefat eden annemi yakından tanıdığını, kazayı duyduklarında çok üzüldüklerini ancak bu kazadan sadece benim değil  kardeşimin de sağ kurtulduğunu söylemesi  hayatımda yeni bir başlangıca neden olmuştu.  Ertesi gün  polise giderek durumu anlattığımda polis o kazada benimle kurtulan  aynı soy ismi taşıyan  3 aylık bir bebeğin olduğunu, kazadan sonra  alınarak  İstanbul Fatih Çocuk  Esirgeme  Kurumuna  bırakıldığını söyledi. Arkadaşımın ailesinin de yardımıyla İstanbul' a gittim. Ancak ordaki görevlilerin seneler önce kardeşimin  burdan  alındığını ve  yer değiştirme bilgilerinin ancak mahkeme kararıyla açıklandığını  söylemesi üzerine Bandırma' ya geri döndüm.
       Kardeşimin ölmediğini ve halen hayatta olduğunu öğrenmek beni  her ne kadar mutlu ettiyse de onu bulamamış olmamın verdiği üzüntü giderek beni yıpratıyor ve zayıflatıyordu. Aradan yaklaşık 2 sene geçmiş hiç bir  bilgiye ulaşamamıştım. Ben 20 yaşımda olduğuma göre o ancak 16 yaşında olmalıydı. Bundan yola çıkarak  ya orta son yada lise bire gideceği hesabıyla yakındaki bütün okullara bakmıştım. Ama maalesef kardeşimi bulamamıştım. Allah öyle büyüktür ki, bir gün Hatice teyze ve Zeliha' yı dolaşmak için Balıkesir' e gittiğimde namaz kılmak için girdiğim bir camide farkına varmadan kardeşimle yan yana namaza durmuştum. Namaz sırasında üzerimde bir ağırlık ve perde vardı. Bişeyler beni o camide daha uzun kalmaya itiyordu. Namaz bitiminde caminin avlusunda oturmuş çocuğa bakıyordum. Oda karşıdaki banka oturmuş bana bakıyordu. Ayağa kalktım, yanına gidip oturdum. Adını sordum. Adının Özgür olduğunu söyleyince tuhaf olmuştum. Çünkü kardeşimle ilgili bilgiğim tek şey vardı. Adının Özgür olduğu. Ona nerde oturduğunu ve okuduğunu sordum. Yetimhane diye cevap verince sanki vücudumdaki kanlar çekilmişti. Ayağa kalkıp " hangi yetimhane, neden orda kalıyorsun, ailen nerde " ardı ardına sorular soruyordum.  İşte Allah " sabreden kullarımla beraberim " ayeti burda tecelli oldu ve ona sen benim kardeşimsin dedim. Sanki kararmış gökyüzü nurla dolmuştu, senelerdir gözümdeki perde ve yüreğimdeki acılar sona ermiş kalbim mutlulukla dolmuştu. Ve hayat bana yeni bir sayfa daha açmıştı. Senelerce çabalarımdan sonra kardeşimi  bir camide namaz kılarken bulmuştum. Ben aslında 1977' de değil 1997' de doğmuştum. Ve kardeşimi yanım alarak kendime yeni hayat kurdum. Şimdi aradan yıllar geçti. Ama bu geçen yıllar içinde hayatımda o kadar çok şey yaşadım ki.... Size en kısa şöyle söyleyebilirim. Benim herşeyim bir roman.



AKLIN KULLANILMASI

14:37, 26/4/2007 .. 2 yorumlar .. Link

Oturduğunuz yerden şöyle bir etrafınıza bakın. Bulunduğunuz odadaki herşeyin "yapılmış" olduğunu göreceksiniz. Duvarlar, döşemeler, tavan, oturduğunuz sandalye, elinizde tuttuğunuz kitap, masanın üstünde duran bir bardak; sayılamayacak kadar çok detay... Tek bir tanesi dahi kendi başına oluşup odanıza gelmedi. En basit görünen bir halı saçağını bile uğraşıp yapan biri vardır; o saçak oraya kendi kararıyla, tesadüfen gelip yerleşmemiştir.
       Eline bir kitap alan insan da, onun bir yazar tarafından belli bir amaç çerçevesinde yazıldığını bilir. Bu kitabın tesadüfen ortaya çıktığı aklının ucundan dahi geçmez. Aynı şekilde, bir heykele bakan insan, onun bir sanatçı tarafından yapıldığından hiçbir şüphe duymaz. Bırakın sayısız sanat eserinin kendi kendine oluştuğunu düşünmek, üst üste duran iki-üç tuğlayı bile mutlaka planlı bir hareketle o şekle getiren biri olduğunu kimse inkar etmez. Dolayısıyla küçük ya da büyük, düzen olan her yerde, mutlaka bu düzenin bir kurucusunun ve koruyucusunun olması gerekir. Bir gün birisi çıkıp, ham demir ve kömürün tesadüfen çeliği, çeliğin tesadüfen Eyfel Kulesi'ni oluşturduğunu iddia etse, bu kişinin ve ona inananların akıllarından şüphe edilmez mi?
       Allah'ı inkar etmenin tek yöntemi olan evrim teorisinin iddiası da bundan daha farklı değildir. Evrime göre inorganik moleküller tesadüfen aminoasitleri, aminoasitler tesadüfen proteinleri, proteinler de yine tesadüfen canlıları oluşturur. Oysa, canlılığın tesadüfen kendiliğinden oluşması ihtimali, Eyfel Kulesi'nin aynı şekilde oluşmasından çok çok daha düşük bir ihtimaldir. Çünkü en basit bir hücre bile insan yapımı herhangi birşeyden çok daha karmaşıktır.
       Doğadaki olağanüstü uyum çıplak gözle dahi açıkça görülürken, bu dengenin tesadüfen veya başıboş meydana geldiği nasıl düşünülebilir? Ayrı ayrı her noktasının, Yaratan'ın varlığını delillendirdiği kainatın, kendi kendine var olduğunu söylemek, olabilecek en mantıksız iddiadır.
Bedenimizden başlayıp, akıl almaz büyüklükteki evrenin en uç noktalarına kadar var olan dengenin de bir sahibi olmalıdır. Peki kimdir bu herşeyi ince ince düzenleyip meydana getiren Yaratıcı?
O, evrenin içindeki herhangi bir maddesel varlık olamaz. Çünkü O, tüm evrenden önce var olan ve tüm evreni sonradan yaratmış bir irade olmalıdır. Herşeyin kendisinden varlık bulduğu, ama kendi varlığı ezeli ve ebedi olan Yüce Yaratan....
       Varlığını akıl yoluyla bulduğumuz Yaratan'ı bizlere tanıtan dindir. O'nun bize din yoluyla ulaştırdığı bilgiye göre O, gökleri ve yeri yoktan var eden, Rahman ve Rahim olan Allah'tır.
İnsanların çoğu ise bu gerçekten habersiz yaşarlar. Oysa bu gerçeği kavrayabilecek mantığa sahiptirler. Bir manzara resmini gördüklerinde, ilk önce onun kimin tarafından yapıldığını öğrenmek isterler. Daha sonra da, sanatçıyı ortaya çıkardığı eserden dolayı uzun uzun takdir ederler. Fakat başlarını çevirdikleri her yerde o resmin sayısız gerçeğiyle karşılaştıkları halde, tüm bu güzelliklerin tek sahibi olan Allah'ın varlığını gözardı ederler. Oysa O'nun varlığını anlamak için uzun bir araştırmaya gerek yoktur. Öyle ki, insan doğduğu andan itibaren tek bir odada bile yaşasa, sadece o odada var olan sayısız delil Allah'ın varlığını kavramak için yeterlidir.
İnsanın sahip olduğu beden, ciltler dolusu ansiklopediye bile sığmayacak kadar çok yaratılış delili ile doludur. Vicdan kullanarak sadece birkaç dakika düşünmek bile, Allah'ın varlığını anlamak için yeterlidir. Var olan düzen Allah tarafından korunmakta ve O'nun tarafından devam ettirilmektedir.
Düşünülmesi gereken yalnız insan bedeni değildir. Dünya üzerinde her milimetrekarede, insanın gördüğü veya göremediği bir yaşam hüküm sürmektedir. Tek hücreli organizmalardan bitkilere, böceklerden deniz hayvanlarına, kuşlardan sürüngenlere kadar tüm canlılar, dünya üzerini tamamen kaplamışlardır. Elinize bir avuç toprak alıp incelediğinizde, içinde birbirinden tamamen farklı özelliklere sahip çeşit çeşit canlı olduğunu keşfedebilirsiniz. Aynı şey soluduğunuz hava için de geçerlidir. Hatta derinizin üzerinde belki de ismini hiç duymadığınız canlılar yaşam sürmektedirler. Tüm canlıların bağırsaklarında sindirim yapmalarını sağlayan milyonlarca bakteri veya tek hücreli canlı yaşamaktadır. Aynı şekilde dünyadaki hayvan nüfusu, insan nüfusunun kat kat üzerindedir. Bir de bunlara bitki dünyasını eklersek; anlarız ki dünya üzerinde hayat olmayan boş bir alan yoktur. Milyonlarca kilometrekarelik geniş bir alanı kaplayan bu canlıların her birinin kendilerine ait vücut sistemleri, yaşantıları, yeryüzündeki dengeye katkıları gibi sayısız özellikleri vardır. Tüm bunların sebepsiz, amaçsız ve tesadüfen var olduklarını iddia etmek ise akla aykırı, saçma bir hezeyandan başka bir şey değildir. Zira hiçbir canlı kendi kararıyla ve çabasıyla yeryüzüne gelmemiştir. Hiçbir tesadüf de bu kadar kompleks sistemler oluşturamaz.
Tüm bu delillerin bizi götürdüğü nokta ise evrenin belli bir "bilinç" ile hareket ettiğidir. Peki bu bilincin kaynağı nedir? Elbette evrendeki canlı veya cansız varlıklar değildir; uyumu düzenleyen ve düzeni koruyan onlar olamaz. Allah'ın varlığı ve büyüklüğü kainattaki sayısız delille kendini gösterir. Aslında bu açık gerçeği vicdanen kabul etmeyecek olan tek bir insan bile yoktur. Ancak Kuran'da da bildirildiği gibi, insanların çoğu "vicdanları kabul ettiği halde, zulüm ve büyüklenme dolayısıyla" bunu inkar ederler. (Neml Suresi, 14)
       İşte bu site, bu kişilerin kendi çıkarlarına uygun görmeyerek yüz çevirdikleri gerçeği ortaya koymak ve asılsız iddialarının dayandığı sahtekarlıkları ve akıl dışı mantıkları gözler önüne sermek için yazılmıştır. Birbirinden farklı pek çok konunun ele alınmasının nedeni budur.
Bu çalışmayı okuyanlar Allah'ın varlığının tartışmasız delillerini bir kere daha görecek ve şahit olacaklardır ki;
Allah'ın varlığı her yeri sarıp kuşatmıştır ve "akıl" bunu bilir.
Her yere hakim olan bu düzeni yaratan da, onu durmaksızın koruyan da O'dur.


AKIL ALLAHIN EN BÜYÜK NİMETİDİR.

14:17, 26/4/2007 .. 1 yorumlar .. Link

Bu sitemin Akılla ilgili olmasının önemli bir nedeni vardır. İnsanların birçoğu Allah'a inandıklarını, Allah'ı bildiklerini söylerler. Ancak gerçekte Allah'ı gereği gibi tanıyıp takdir edemezler. Bunun içinse "akıl sahibi" olmak gerekir.
       Bu noktada önemli bir konuyu hatırlatmak faydalı olacaktır: Allah'ı kavramak, Allah'ı gereği gibi tanımak için akıl gerekir derken burada kastedilen "zeka" değildir. Akıl ve zeka birbirinden tamamen farklı iki kavramdır. Zeka, bir insanın biyolojik olarak sahip olduğu zihinsel kapasitedir. Zeka ne artar, ne azalır. Akıl ise sadece müminlere ait bir özelliktir. Allah'tan korkup sakınan takva sahibi müminlere Allah katından büyük bir nimet olarak verilir. Akıl, Allah'ın samimi kullarına verdiği bir nur, bir anlayıştır. Ve insanın takvası ölçüsünde bu anlayış, yani sahip olduğu akıl seviyesi de artar.
       Akıl sahibi insanın en belirgin özellikleri, Allah'tan korkup sakınması, daima vicdanına uyması, her olayı, gördüğü herşeyi Kuran'a göre değerlendirmesi ve her an Allah'ın rızasını aramasıdır.
Bir insan, dünyanın en zeki, en bilgili, en kültürlü insanı dahi olsa eğer bu özelliklere sahip değilse "akılsız" olacaktır ve birçok gerçeği göremeyecek, kavrama yeteneğinden yoksun kalacaktır.
Zeka ile akıl arasındaki farkı şöyle bir örnekle belirginleştirebiliriz: Bir bilim adamı, örneğin vücudun sinir sistemi ile ilgili, yıllarca çok derin ve detaylı araştırmalar yapmış olabilir. İnsan bedeninde gerçekleşen olağanüstü sinir iletimleri konusunda dünyanın en bilgili kişisi de olabilir. Ancak eğer akıl sahibi değilse, bu kişi sadece sinir hücreleri arasındaki işlemler ile ilgili bilgileri taşıyan bir insan olmaktan öteye gidemeyecektir. Yani sahip olduğu bu bilgilerin ardındaki önemli gerçeği kavrayamayacaktır. Oysa akıl sahibi bir insan, sinir sistemindeki mucizevi özellikleri, detayındaki mükemmellikleri görerek, bu kadar kusursuz bir yapının ancak ve ancak bir Yaratan'ı, üstün akıl sahibi bir tasarlayıcısı olması gerektiğini anlar. Der ki; "sinir sistemini bu kadar kusursuz yaratan güç elbette tüm diğer canlıların da yaratıcısıdır. Ve ölümden sonra ahiret yurdunu yaratmaya da güç yetirendir."
       Bu sitede anlatılanlar Allah'ın varlığına akıl ile şahit olunması içindir. İnsanların bir kısmı Allah'ın varlığına inanmazlar, bir kısmı ise Allah'ın varlığına aklı ve vicdanı ile düşünerek değil, kendilerine öyle öğretildiği için inandıklarını söylerler. Ancak düşünmedikleri ve akıllarını kullanmadıkları için Allah'a kesin bir bilgiyle iman etmenin gerekliliklerini yerine getirmezler. Oysa akıl sahibi müminler Allah'ın varlığının ve yaratışının delillerini akılları ile görür ve sonsuz kudret sahibi olan Allah'tan içleri titreyerek korku duyarlar.
       Allah Kuran'da yaratışının delillerini belirttikten sonra bunlarda ancak akıl sahibi olanlar için deliller olduğunu bildirmektedir:
       Size bir korku ve umut (unsuru) olarak şimşeği göstermesi ile gökten su indirmek suretiyle ölümünden sonra yeri onunla diriltmesi de, O'nun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, aklını kullanabilecek bir kavim için gerçekten ayetler vardır. (Rum Suresi, 24)



KURAN DİNİ

16:30, 1/5/2006 .. 2 yorumlar .. Link

       Allah'ın varlığı, birliği, merhameti, sonsuz kudreti, ahireti yaratması gibi en temel konularda Kuran'ın anlattığı dinle, bilinen büyük mezhepler ters düşmemişlerdir. İslam'ın bu en temel noktalarındaki ortak inanç, tüm olumsuzlukların yanında çok güzel bir noktadır.(Bazı çok sapkın, çok az taraftar bulmuş, örneğin Hz. Ali’yi ilahlaştırmış veya şeyhine Allah'ın girdiğini iddia etmiş sapkın mezhepleri saymıyoruz.) Fakat Allah'ın tek hüküm koyucu olduğu konusunda Kuran'ın anlattığı dinle mezhepler arasında büyük bir fark vardır. Kuran'a göre tek hüküm koyucu Allah'tır. Allah'ın hükümlerinin toplandığı Kuran, Allah'ın dininin bütününü oluşturur. Mezhepler ise önce Peygamber'i Allah'ın yanında din oluşturucu gibi göstermişler, daha sonra sahabeleri, daha sonra mezheplerinin imamlarını, daha sonra ise kimi şeyhleri ve sözde din alimlerini dinin kaynağı olarak göstermişlerdir. Haramlarda, farzlarda, sevaplarda bu kaynaklara atıflar yaparak Kuran dışında bir din oluşturmuşlardır. Bu tablo, uygulamalar açısından bir sorun oluşturduğu kadar inanç açısından da bir sorun oluşturmaktadır. Kimi mezhep imamının kanaati ile (içtihat) vardığı bir sonuç farz veya haram ilan edilmekte ve bu karar Allah'ın kitabından çıkan bir farza veya harama denk tutulmaktadır. Yani mezhep imamları bu noktada Allah ile aynı seviyeye konmaktadır ki, bu inanç açısından da sakıncalıdır. Örneğin Allah kan içmeyi, zinayı, adam öldürmeyi Kuran ile haram kılar, mezhep imamları ise kendi kanaatleri ve hadis yorumları sonucu midye yemeyi, heykel yapmayı, erkeklerin altın takmasını haram ilan etmişlerdir. (Bu hükümlerin bir kısmı "hadis" kaynakları kullanılarak verilmiştir, fakat bu hadisleri yorumlayan, onay veren yine mezhep imamlarıdır.) Dinimizde Allah'ın direkt tekelinde olan haram kılma yetkisi böylece başkalarıyla paylaştırılmıştır. Allah dışında herhangi bir insanın (her kim olursa olsun) kanaatinin, içtihadının, Allah ile eşitlenmesi sonucunu veren bu bakış açısı da onarılmalı, bu bakış açısının sahipleri tövbe etmelidirler.
        İnanç konularındaki en büyük rezaletlerden biri de "Kuran yaratılmış mıdır, yoksa Kuran daima var mıydı?" sorusunun tartışılması sırasında görülmüştür. Bu sorunun tartışılması sırasında Kuran'ın yaratılmış (mahlûk) olduğunu söyleyen bir grupla, Kuran'ın yaratılmamış olduğunu söyleyen bir grup oluşmuş ve her iki grup da birbirini kâfirlikle itham etmiştir. Karşı grubun dinsiz olup öldürülmesi gerektiğine dair izahlar ve tartışmalar ile rezalet devam etmiştir. Kuran hakkındaki bu tartışma İslam tarihinin en büyük kavgalarından, çatışmalarından biridir. En büyük mezhep olan ve dört mezhebi de kaplayan Sünnilikte (Ehli sünnet mezhebinde) Kuran'ın yaratılmamış olduğu sonucuna varılmıştır. İlginçtir ki dinin tek kaynağı olan Kuran'ı, dinin yüzlerce kaynağından birine çeviren, keçi ayetleri yedi deyip Kuran'ı nesih ettiren (hükmünü iptal ettiren) Ehli Sünnet görüşü, diğer yandan Allah’a mahsus olan ezeli olma, yaratılmamış olma gibi sıfatları Kuran'a vererek mantıksızlıklarını bu noktada da göstermişlerdir.
        İnançla ilgili konularda (ilaveler yaparak) kendi eksik akıllarıyla Allah'ın tam dinini tamamlamaya kalkanlar, gereksiz konularda, gereksiz izahlar yapmışlardır. Allah'ın merhameti, bağışlayıcılığı gibi sıfatlarının Allah ile beraber her zaman mı var olduğu, yoksa bu sıfatların sonradan mı oluştuğu bu gereksiz tartışmalara örnektir. Kuran Allah'ın bağışlayıcı olduğunu, merhamet sahibi olduğunu söyler. Aslında bu şekilde bir tartışmaya gerek yoktur. Eğer gerekse idi Allah bu konularda gerekli izahları yapardı. Zamanlı olan insanın, zamanın yaratıcısı olan Allah'ı, zamana bağımlıymış gibi düşünmesinden kaynaklanan bu tarz tartışmalar, mezhepçileri çok yormuştur. Gereksiz izahların bir örneği de "kader" konusunda görülür. İradei cüzi diye Kuran'da olmayan bir terim uyduranlar; işlerin %99'unu Allah yapıyor, %1’ini ise insan yapıyormuş gibilerinden garip bir izah uydurmuşlardır. Kimisi Allah'ı zalim olarak göstermiş, kimisi Allah'ın bilmediği bazı şeylerin olabileceği sonucuna varılacak izahlar yapmıştır. Tahminimiz bu izahların da temelinde; zamanı yaratan Allah'ı, adeta zamana bağımlıymış gibi düşünüp, Allah'ı zamanın başına koyup, "kader" konusunu öyle çözmeye çalışmak yatmaktadır. Kuran'ın kullanmadığı terminolojiyi kullanmanın sonucu bu konuda da hüsran olmuştur.
          Hadislerde geçen, Allah'ın kudretini eksik gösterecek izahlar da mezhepler açısından sorun teşkil etmiştir. Neyse ki mezhepler bu izahları çeşitli yorumlarla, çekiştirmelerle yok etmişlerdir. Bu mezheplere uyan halkın büyük bir kesiminin ise bu hadislerden haberi bile yoktur. Buhari'de geçen "Allah'ın parmağının soğukluğunu Peygamber’in sırtında hissettiği" hadisi ile "Allah'ın baldırını açıp cenneti aydınlattığı" hadisi bunlara örnektir. En doğru hadis kitabı denen kitapta geçen bu hadisler ve diğer hadis kitaplarındaki benzerleri, Kuran'ın anlattığı din ile çelişmekte ve inanç açısından önemli sorunlara yol açmakta, Turan Dursun ve İlhan Arsel gibi din düşmanlarına malzeme oluşturmaktadırlar.
        Ne zaman insanlar Kuran’da anlatılan dine, yani Allah'ın dinine, kendi akıllarının  ürünü olan mezheplerle, hadislerle ilaveler yapmaya kalkışmışlarsa sonu hep felaket olmuştur. Günümüzde yan yana namaz kılıpta camii çıkışında birbirini öldüren şiilerle sünnilerin durumu işte dinde düştüğü bu ayrılıklaırn neticesidir. Yoksa din ve Allah hiç kimseye intikam ve ölüm emretmez. Aksine yaşatma ve bağışlama emreder. Bizler Kurandaki Dini,Kurandaki Cenneti ve Cehennemi ve Kurandak Allahımızı iyi anlamalı, iyi tanımalıyız.




{ Önceki Sayfa } { Sayfa 1 - 1 } { Sonraki Sayfa }



Gerekli Linkler

TC Kimlik No
Vergi Kimlik No
SSK Hizmet Dökümü
İnternet Vergi Dairesi
Motorlu Taşıtlar Vergisi
Telefon Rehberi
ÖSYM Sınav Sonuçları
KPSS Sonuçları
KPDS Sonuçları
Diğer Sınav Sonuçları
ÖSYM Sınav Takvimi
Milli Eğitim Bakanlığı
Üniversiteler
Sağlık Bakanlığı
Emekli Sandığı
Ssk
Adalet Bakanlığı
Emniyet Genel Müdürlüğü
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı
Bakanlıklar
Valilikler
Belediyeler
Kaymakamlıklar
Silahlı Kuvvetler
Sivil Toplum
Turizm
Son Depremler

Beycivan@hotmail.com - Beycivan@mynet.com